Manzum Hikaye

Şiir şeklinde yazılmış, belli bir olay etrafında oluşturulmuş hikâyelere manzum hikâye denir. Şiirde olduğu gibi kafiyeli ve ölçülü yazılır. Okura bir ders, bir ibret verme amaçlanır. Belli bir olay, olayın kişileri, geçtiği mekân ve zaman vardır. “Giriş, gelişme ve sonuç” bölümleri hikâye ile benzer özellikler gösterir. Manzum hikâyeler genellikle bir çevre tasviriyle başlar, o çevrenin kişileri tanıtılır. Sonra olay anlatılır. Bir hikâye gibi sonlandırılır. Didaktik şiir özelliği taşır. Öyküden farkı, şiir biçiminde yazılmasıdır. Mesneviler beyitlerden oluşurken, manzum hikâyelerde ise dize topluluklarının belli bir sayısı yoktur. Manzum hikâyeler, Tanzimat’tan sonra ortaya çıkmıştır. Tevfik Fikret’le başlayan bu türü Mehmet Akif Ersoy geliştirmiştir.

Aşağıdaki parça bir manzum hikaye örneğidir:

KOCAKARI İLE ÖMER
Üstad-ı necibim Ali Ekrem Bey’e
Yok ya Abbas’ı bilmeyen, kimdi?..
O sahabeyi dinleyin, şimdi:
“Bir karanlık geceydi pek de ayaz..
İbni Hattâb’ı görmek üzre biraz,
Çıktım evden ki yollar ıpıssız.
Yolcu bir benmişim meğer yalnız!
Aradan geçmemişti çok da zaman,
Az ilerden yavaşça oldu iyan,
Zulmetin sinesinde ukde gibi,
Ansızın bir müheykel Arâbî!
Bembeyaz bir ridâ içinde garîb,
Geliyor muttasıl mehîb mehîb.
Ben sokuldum, o geldi, yaklaştık;
Durmadan karşıdan selâmlaştık.
Düşünürken selâm alan sesini,
O heyûlâ uzandı tuttu beni:
Bir de baktım, Ömer değil mi imiş?
–  Yâ Ömer! Böyle geç zaman, bu ne iş?
–  Şu mahallâtı devre çıkmıştım…
Gel beraber, benimle, üç beş adım.

Mehmet Akif ERSOY

114 Yorum Var: “Manzum Hikaye

  1. Çok güzel kısa ve öz bilgi örnek de harika :) Allah razı olsun siz de olmasanız ödev filan yapamayız :D

  2. ÇOBAN ÇEŞMESİ

    Derinden derine ırmaklar ağlar
    Uzaktan uzağa çoban çeşmesi
    Ey suyun sesinden anlıyan bağlar
    Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi.
    “Göynünü Şirin’in aşkı sarınca
    Yol almış hayatın ufuklarınca
    O hızla dağları Ferhat yarınca
    Başlamış akmağa çoban çeşmesi…”
    O zaman başından aşkındı derdi
    Mermeri oyardı taşı delerdi.
    Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi.
    Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi.
    Vefasız Aslı’ya yol gösteren bu
    Kerem’in sazına cevap veren bu
    Kuruyan gözlere yaş gönderen bu…
    Sızmadı toprağa çoban çeşmesi.
    Leyla gelin oldu Mecnun mezarda
    Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda
    Ateşten kızaran bir gül arar da
    Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi
    Ne şair yaş döker ne aşık ağlar
    Tarihe karıştı eski sevdalar.
    Beyhude seslenir beyhude çağlar
    Bir sola bir sağa çoban çeşmesi…

    Faruk Nafiz ÇAMLIBEL

  3. Şiirin geri kalan bölümü:

    e sadâ var, ne bir yürür bîdâr;
    Uhrevî bir sükûn içinde civâr.
    Ömer olmuş gezer, sıyânet-i Hak…
    Şu yatan beldenin huzûruna bak!
    O semâlar kadar yücelmiş alın,
    Çakarak sînesinden âfâkın,
    Bir zaman sönmeyen nigâhıyle,
    Necm-i sâhirde sanki bir hâle!
    Duruyor her evin önünde Ömer,
    Dinliyor bî-haber içerdekiler
    Geçmedik en harâb bir yapıyı,
    Yokladık sağlı sollu her kapıyı.
    Geldik artık Medîne hâricine;
    Bir çadır gördü, durdu kaldı yine.

    ***
    Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın.
    “Açız! Açız!” diye feryâd eden çocuklarının,
    Karıştırıp duruyorken pişen nevâlesini;
    Çıkardı yuttuğu yaşlarda çırpınan sesini:
    -Durunda yavrularım, işte şimdicek pişecek…
    Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!
    Çocukların yeniden başlamıştı nâleleri…
    Selamı verdi Ömer, daldı âkıbet içeri.
    Selamı aldı kadın pek beşuş bir yüzle.
    -Bu yavrular niçin, ey teyze, ağlıyor, söyle?
    -Bu gün ikinci gün, aç kaldılar…
    -O halde, neden
    Biraz yemek komuyorsun?
    -Yemek mi? Çömleği sen,
    Tirit mi zannediyorsun? İçinde sâde su var
    Çakıl taşıyla beraber bütün zaman kaynar!
    Ne çare! Belki susarlar, dedim. Ayıplamayın.
    -Peki senin kocan, oğlun, ya kardeşin, ya dayın…
    Tek erkeğin de mi yok?
    -Hepsi öldü… Kimsem yok.
    -Senin midir bu küçükler?
    -Torunlarım.
    -Ne de çok!
    Adam emîre gidip söylemez mi hâlini?
    Ah!
    Emîre öyle mi? Kahretsin an-karîb Allah!
    Yakında râyet-i ikbâli ser-nigûn olsun…
    Ömer, belâsını dünyâda isterim bulsun!
    -Ne yaptı, teyze, Ömer, böyle inkisâr edecek?
    -Ya ben yetim avuturken emîr uyur mu gerek?
    Raiyyetiz, ona bizler vedîatu’llâhız;
    Gelip de bir aramak yok mu?
    -Haklısın, yalnız,
    Zavallının işi pek çok zaman bulup gelemez;
    Gidip de söylememişsen ne haldesin bilemez.
    -Niçin hilâfeti vaktiyle eylemişti kabûl?
    Sonunda böyle çürük özrü kim sayar makbûl?
    Zavallının işi çokmuş!… Nedir, muhârebe mi?
    İşitme sen de civârında inleyen elemi,
    Medâne halkını üryan bırak, Mısır’da dolaş…
    Gaza! Gaza! diye git, soy cihânı, gel paylaş!

    Çocukların bu sefer yükselince feryâdı,
    Kadın, tehevvürü artık cünûna vardırdı;
    – Şu nevhalar ki çıkar tâ bulutların içine,
    Ömer! Savâik-i tel’in olur, iner tepene!
    Yetîmin âhını yağmur duâsı zannetme:
    O sayha ra’d-ı kazâdır ki gönderir ademe!
    “Açız! Açız! Bize bir lokma olsun ekmek ver… ”
    “Susundu yavrularım, işte oldu, şimdi pişer!”
    Gidip de söyliyeyim hâ?.. Dilencilik yapamam!
    Ömer de kim? Benim ondan kerîm adamdı babam,
    Ölür de yüz suyu dökmem sizin Halîfenize!..
    Ömer vuruldu bu son sözle…
    – Haklısın, teyze!
    Avut çocukları, ben şimdicek gider gelirim.
    ***
    Halîfe önde, bitik suçlu, münfa’il, nâdim;
    Ben arkasında, perîşan, çadırdan ayrıldık.
    Sabâha karşı biraz başlamıştı aydınlık.
    Köyün köpekleri ejder misâli saldırıyor,
    Bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor!
    Medîne’nin dalarak münhanî sokaklarına;
    Dönüp dönüp hele geldik zahîre anbarına.
    Halîfe girdi açıp, ben de girdim emriyle.
    Arandı her yeri, bir mum yakıp ale’l-acele.
    – Şu tek Çuval unu gördün ya! Haydi yükle bana;
    Bu testi yağ doludur, elverir o yük de sana.
    Çuval Halîfe’de, yağ bende, çıktık anbardan;
    Kilitleyip geri döndük deminki yollardan.
    Mesâfe, baktım, uzun; yük yaman; Ömer yaralı;
    Dedim ki:
    – Ben götüreydim… Verir misin çuvalı?
    – Hayır, yorulsa değil, ölse yardım etme sakın:
    Vebâli kendine âiddir İbni Hattâb’ın.
    Kadın ne söyledi, Abbas, işitmedin mi demin?
    Yarın huzûr-i İlâhide, kimseler, Ömer’in
    Şerîk-i haybeti olmaz, bugünlük olsa bile;
    Evet, hilâfeti yüklenmiyeydi vaktiyle.
    Kenâr-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu,
    Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer’den onu!
    Bir ihtiyar kan bî-kes kalır, Ömer mes’ûl!
    Yetîmin, girye-i hüsrân alır, Ömer mes’ûl!
    Bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp göçse:
    Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!
    Zemîne gadr ile bir damla kan dökünce biri:
    O damla bir koca girdâb olur boğar Ömer’i!
    Ömer duyulmada her kalbin inkisârından;
    Ömer koğulmada her mâtemin civârından!
    Ömer halife iken başka kim çıkar mes’ûl?
    Ömer ne yapsın, İlâhî, beşer zalûm ü cehûl!
    Ömer’den isteniyor beklenen Muhammed’den…
    Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu bârı sırtına sen?

    – Sen almasan acaba kim gelip de senden iyi,
    İdâre eyliyecek düştüğün bu ma’rekeyi?
    Evet, adâleti “mutlak” hayâl edersen eğer,
    Ömer değil ya ne olsan bırak ki hepsi heder!
    Beşer, adâleti “mutlak” tahayyül eylerse,
    Görür ümîdini mahkûm her zaman ye’se.
    Sen ey Ömer, ne meleksin, ne bir emîr-i zalûm…
    Fakat elinde ne var? Fıtraten beşer mazlûm!
    Görür bürûc-i semânın bütün sitâreleri,
    Zalâm içinde, yük altında inleyen Ömer’i!
    Huzûr-i Hakk’a çıkarken bu unlu cebhenle,
    Değil zemîni, getir şâhid âsümânı bile!
    – Uzak mı yol? Daha çok var mı?
    – Ancak üç beş adım.
    Mecâli kalmamış artık zavallının… Baktım:
    Olanca azmini cebr eyleyip, nefes nefese;
    Yavaş yavaş yürüyor. Geldi bin belâ ne ise!
    Sokuldu haymeye, indirdi arkasından unu:
    – Bırak da testiyi yerleştirin kenâra şunu.
    Hemen çakılları çömlekten indirip attı,
    Uzandı testiye, yağ koydıı, sonra un kattı.
    Oturmak istedi, lâkin belâya bak ki: Ocak
    Hemen sönüp gidecek…
    – Teyze, yok mu hiç yakacak?
    Kadın getirdi beş on parça yaş diken Ömer’e;
    Ömer de yakmak için büsbütün serildi yere.
    Ocak tüter, Ömer üfler zefir-i hârıyle;
    Zemîni lihye-i beyzâ yı târumârıyle,
    Sücûd tavr-ı huşû’unda, muttasıl süpürür;
    İçinde rûhu yanar, cebhesinde ter köpürür!
    Döner muhît-i nigâhında tûde tûde duman;
    Bulut geçer gibi necmin hıyat-ı nurundan!

    Ocak tutuştu, yemek pişti;
    – Var mı teyze kabın?
    Getir de indirelim…
    – Var büyükçe bir kap, alın.
    Yemek sıcaktı, fakat kim durup da bekliyecek!
    Ömer çocuklara bir bir yedirdi üfliyerekl
    Kesildi haymede mâtem, uyandı rûh-i süıûr;
    Çocuklar oynaşıyorlar, kadın ferîh ü fahûr.
    Ömer bu âlemi gördükçe gaşy içindeydi…
    Dedim:
    – Sabâh oluyor kalkalım…
    – Evet, haydi!
    Yarın Emâret’e gel teyze, öğleyin beni bul;
    Emîr’e söyleriz elbette hayr olur me’mul.
    ***
    Yüzü gülmüştü teyzenin, baktık,
    Biz de çıktık vedâ edip artık
    Hiç görünmeksizin gelip geçene,
    Doğru indik Halife’nin evine.
    “Şimdi nerdeysegün doğar, kalıver.”
    Diye, koyvermiyordu, çünki, Ömer.
    Etti az sonra subh-i velveledar
    Uyuyan şehri kamilen bidar
    Öğle geçmişti, çıktı geldi kadın.
    -Galiba, teyze, uykusuz kaldın!
    İşte bağlanmak üzredir nafakan,
    Alacaksın her ay gelip buradan.
    Şimdi affeyledin değil mi beni?
    -Böyle göster fakat adaletini.

  4. Fetih Marşı

    Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;
    Dağlardan çektirilen, kalyonlar çekilecek;
    Kerpetenlerle sûrun dişleri sökülecek!

    Yürü; hâlâ ne diye oyunda, oynaştasın?
    Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

    Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden
    Senin de destanını okuyalım ezberden
    Haberin yok gibidir taşıdığın değerden

    Elde sensin, dilde sen; gönüldesin, baştasın
    Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

    Yüzüne çarpmak gerek zamânenin fendini!
    Göster: kabaran sular nasıl yıkar bendini!
    Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini!

    Şu kırık âbideyi yükseltecek taştasın;
    Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın

    Bu kitaplar Fâtih’tir, Selim’dir, Süleyman’dır;
    Şu mihrab Sinânüddin, şu minâre Sinân’dır;
    Haydi, artık uyuyan destanını uyandır!

    Bilmem, neden gündelik işlerle telâştasın
    Kızım, sen de Fâtihler doğuracak yaştasın!

    Delikanlım! işaret aldığın gün atandan!
    Yürüyeceksin! Millet yürüyecek arkandan!
    Sana selâm getirdim Ulubatlı Hasan’dan!

    Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın;
    Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

    Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin!
    Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!
    Yürü aslanım, fetih hazırlığı başlasın

    Yürü, hâlâ ne diye kendinle savaştasın?
    Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

    Arif Nihat Asya

  5. Teşekkürler sizin sayenizde ödevimi yaptım Allah razı olsun. Böyle sayfalar bulmak çok zor tekrar teşekkürler :-) :-D

  6. Siz çok güzel bir site yapmışsınız helal olsun. Ne zaman ödevim olsa edebiyattan size geliyorum.

  7. Ellerinize sağlık aradığım her şeyi buldum, yazanın elleri dert görmesin. Allah yazana kolaylık versin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.